Evvelim ile ahirim arasında bir yere…
Geldim, gitmeye…
Çokları vardı, benle düşen bu yere… 
Kimisi sevindi gelişime…
Kimi de ağladı gidişime…
Bilmem ki? 
Benden midir, tebessümün uğraması yüzüne? 
Ben miyim akları düşüren gözlerine?

Öyle dediler…
Öyle dediler de…
Bu durakta, kim abartmadan diyendi? 
Kimler kimlerin vazgeçilmeziydi…
Kim ağzından çıkan lafın sığlığında, 
Bir diğeri için ölmeyendi? 

Bu öğrendiklerim…
“Asla”ların “kesinlikle” ye dönüşünde,
Beni asla bırakmayacaklardan bir bir sıyrılırken fark ettiklerimdendi… 

Öğrenince, 
Kendine ebeveynlik eden bir insan gibi dedim ki;
Ey nefsim! 
Bilmez misin Yusuf’u kuyuda bırakan kardeşlerini? 
Yahut… Züleyha’nın hırs dolu gözlerini? 
Nuh’a peygamber demeyen eşini? 
İşi düşünce Musa’ya koşan kavmi? 
İbrahim’i attıkları ateşi?

Öyleyse…
Niye ilgileri sana zannedersin? 

Bil ki…
İnsandır…
Çoğu isteklerine tapan… 
Bil ki…
İnsandır…
Pek azı Yaratıcısına secdeye kapanan…

Secdesi isteklerine olanın abartılı ilgisi bir şerbettir… 
Sana hoş gelir, bilesin…
Ama şekeri de zehrindendir… onu da bilesin…

Şimdi bu söylediklerimi iyi anla…
Sakın, her ayrılığı ayrılık sanma…
Sana kendini büyük hissettirenlerin gidişini kayıp olarak algılama…
Aşırılıklardan her sıyrılış, fırsattır insana…
Koşmak için, Alemlerin RAB bi olan ALLAH’a…