Sarıdan turuncuya çalan kızgın kumlar uzanıyordu önlerinde. Develer hareket ettikçe birbirine çarpan eşyaların sesine, rüzgârın serinletmeyen uğultusu eşlik ediyordu. Şakaklarından akan ter damlaları şahitti. Bunalmışlardı. Günlerdir yollarda uçsuz bucaksız bir çölde bir hedefe doğru gidiyorlardı. 

Gençliğinin pınarında oradan oraya konargöçer bir seyyahtı. Ömrü yollarda ve satır aralarında geçmişti. Birçok kervana katılmış, her birinde bir görev almıştı. Develerin bakımı ile ilgilenmiş, eşyalara sahip çıkmış, bir yandan da deneyimlerini yazmıştı. Kutsal bir beldeye gidileceğini duyar duymaz hızlıca hazırlanmış ve kaldığı handan ayrılıp son anda dâhil olmuştu.

Bu sefer katıldığı başka bir topluluktu. Öncekilere benzemiyordu. Kuralları olan, yüksek konsantrasyon vermesi gereken görevler onu bekliyordu. Bir yandan ilk kitabını tamamlamak için de notlar alması gerekiyordu. Yeni bir yer, yeni insanlar, bilmediği bir yolculuk. Heyecanlıydı…

Bir de kervancı başı vardı. Seçilen… Lider… Disiplinli ve güçlü olduğu kadar merhametliydi. Kervancı başının verdiği karara göre hareket ediliyor, duruluyor; tekrar emir geldiğinde derhal hazırlanılıyordu. Yarım saat içinde yola koyulduklarında ise kimse beklenmiyordu. Toplu hareket etmek kolay değildi. Uyumlanması gerekiyordu.

Geceler kum fırtınalarına, gündüzler seraplara karışırken yorgunluğu ile yüzleşmeye başladı. Neden bu kadar kısa sürede bitkin düşmüştü ki? Canlı, kanlı, sağlıklıydı. Yola da yeni çıkmışlardı oysa. Bir an önce bir kervansaraya varsalardı da dinlenseydi. 

Görevlerinin ağırlığı, bitirmesi gereken kitabı, açlığı ve susuzluğu derken bilinci kapanmaya başladı. Güneş tam tepelerinde kızgın bir bulut gibiyken bir seraba doğru sürüklenir gibi oldu. İsteklerinin sesi, önce kendi devesinin yanındaki başka bir deveye, sonra da onun sırtındaki kara kıyafetli bir adama dönüştü. Haz ve acı baskılarının arasında ona fısıldayarak konuşuyordu:

“Ne o, çok yoruldun değil mi? Haklısın, ilk nöbeti de sana kilitlediler. Onlar uykularını aldı, sen almadın. Bak ne yap biliyor musun? İlk handa ayrıl. Hem dinlenirsin hem de o çok istediğin kitabını tamamlarsın. Kutsal yer bir tek orası mı? Ne var canım başka yerler keşfedersin. Hem gideceğin yerlerde daha da zengin olabilirsin. Daha genceciksin. Kim bilir, belki de güzel bir kız çıkar karşına. Şu kervan yüzünden ondan da olmayasın? Hadi, ver devenin ipini bana, kısa yolu biliyorum. Benimle gel.”

Tereddütleri arasında o ses birden kesildi, yüzü çirkinleşti, tam elini kaldırmış devesini hışımla yakalamaya çalışırken sıçrayarak uyandı. Farkında olmadan “hayıııır” diye bağırdı. Kervandaki herkes birden dönüp baktı ona. Yüzüne sardığı beyaz bez kumaşı hışımla açtı, derin bir nefes alıp deriden yapılmış su kabından ardı ardına yudumlar aldı. Yetmedi, başından aşağı döktü. Oh dedi, serapmış. Bir şey yok iyiyim, devam edin, diye seslendi topluluğuna. Bilinci yerine geldi. Gerçeğe uyandı. Neredeyse sahte bir sesin kurbanı olacaktı. Ya o ses onu yolundan döndürseydi? Buna izin veremezdi. 

Çok sonraları farkına vardı. Kerv’AN ile ayrı düşse çetelere, eşkıyalara yem olacaktı. İki hedeften de olup amacına ulaşamayacaktı. Karar almıştı bir kere, vazgeçemezdi. Ufukta amacı uzanıyordu. 

Kumlara bata çıka ilerliyorlardı. Gün batmak üzereydi. Son ışıklar kum tepelerinden üzerlerine süzülüyordu. Birazdan konaklayacaklardı. İrdelemeye başladı. Peki ya azim ile devam etseydi yola? Ondan öncekiler nelere şahit olmuştu? Deneyimleri hatırlamaya çalıştı…

 

"İnsan toplulukla hareket ettiğinde yoluna şahit olunası öyküler çıkar."


Ümitvâr bir anne ile küçük çocuğu kimseciklerin olmadığı yerde bir şehir kurar…
Güzel bir çocuk kuyuda tek başına bırakılmışken bir ülkenin başına geçer…
Güçlü bir genç aç ve susuzken su testilerini taşır, bir aileye lider olur…
Yetim bir bebek en son tercih edilesiyken bir nesle rehberlik eder…

 

Bu öyküler boşuna değildi. Peki, kendisi hangi kutlu olaya şahit olacaktı? Kaçırırsa not da alamazdı. O sebeple ayrılma düşüncelerini sildi zihninden. Kervan ile AN’da kalmalıydı. Bilincini açık tutmalı, isteklerini dengelemeliydi. Derin bir nefes alıp toparlandı. Unuttuğunu sandığını nihayet hatırladı. 

Tek başına bir şeyin başında olmaktansa, birleşenlerin kuyruğunda olmak yeğdi. 
Çünkü biliyordu ki; "Birleşen, tek olandan üstündü…"